Archive for Mayıs, 2010

PostHeaderIcon Yargıtay’ın Anlamlı Kararı

Son zamanlarda iç sıkıcı şeylerden bahsediyorum ancak artık daha güzel bir  dünya da, daha sağlıklı ve de daha huzurlu yaşamak istiyorsak bu sıkıcı konulardan da haberdar olmamız gerekiyor biliyorsunuz.

Aslında o kadar da karamsar olmamak gerekiyormuş bence. Akşam haberlerini asla kaçırmam ben. Ne olmuş, ne bitmiş bilmek isterim her zaman. Maalesef haberlerin yarısı üzücü veya bizi sinirden çıldırtan olaylardan bahseder. Kim kimi dolandırmış?, kim hırsız? kim arsız…  İnsan benim gibi didik didik inceleyen bir yapıdaysa bu sahtekarlara daha da bir diş biliyor valla.

Bu şarlatanları araştırmak, bulup insanlara anlatmak, suçlarını açığa çıkarmak herkesin harcı değil tabii ki. Bunun için sevgili Uğur Dündar’ı tek geçerim. Senelerce hangi fırının mutfağında karafatmalar cirit  atıyor, onun sayesinde görebildik. Sadece sahtekarları tanıtmadı bize birde onun sayesinde nasıl sahtekarlıklar yapıyorlar? Nasıl bizim sağlığımızla oynuyorlar? Onların yolunu yöntemini de öğrendik. Zeytini karartmak için boyandığını, peynire kireç katıldığını, bala şeker atıldığını vs… gibi tuhaf yöntemleri öğrenmiş olduk ki gözümüz açıldı ve alışveriş yaparken daha bir dikkatli olmaya başladık.

Tamam, iyi güzel, biz bilinçlendik ancak benim merak ettiğim bu yakalanan şahısların ders alıp almadığı, ya da onlara gereken cezanın verilip verilmediğiydi. Öyle ya ! işletme bir usulsüzlük yapmış ve neredeyse zehirli bir ürünü piyasaya sürmüş. Nedir onun cezası ? “Bir daha olmasın haa “ diyerek küçük bir cezayla onları af mı ediyorlardı? Üzülerek söyleyeyim ki maalesef durum böyle. Para cezası, belki birkaç haftalık kapatma veya uyarı cezası sonunda işletme yine kaldığı yerden devam ediyor işine.

Basında çıkarsa haberi, yeniden faaliyete geçme konusunda pek şansı olmuyor çünkü insanlar firma adını tanıdığı için bir daha tercih etmiyor onu  ancak sessiz sedasız gerçekleştiyse yargılama işi, o zaman halkın ruhu duymadığı için kaldığı yerden zararlı ürünleri üretmeye, piyasaya sürmeye devam ediyorlar maalesef.  Yalnız durum her zaman böyle olmuyormuş çok şükür. Bu kadar ümitsiz olmamalıyım dedim kendi kendime çünkü birkaç gün önce tesadüfen bir yazıya rastladım. Üzerinden epeyce bir zaman geçmiş ancak benim için ümit verici, harika bir haberdi bu.

Biliyorsunuz kırmızı biberin kanserojen etkiye sahip olduğu kanıtlanmıştı. Elbette tüm ürünler de yok bu durum, sadece içeriğinde çok fazla miktarda aflatoksin bulunan biberler zehir saçıyor. Ve bazı firmalar bunu bile bile insan sağlığıyla oynamaya devam ediyor. İşte haberimiz bununla ilgili. Ürettikleri biberlerde fazla miktarda aflatoksin bulunan ve bunların satışını yapan üç firma Yargıtay tarafından örnek bir kararla cezalandırılıyorlar. Öyle yüklü miktarda para cezası ile değil hem de, çok farklı ve bence çok çok etkili bir yöntemle ceza veriyor Yargıtay bu firmalara. Tirajı çok yüksek bir gazetede bu firmaların isimlerinin teşhir edilmesine, bu yetmezmiş gibi gazetede verilen ilanın ücretinin firmalardan alınmasına ve elbette üretilen bu zararlı biberlerin piyasadan toplanıp imha edilmesine karar veriyor mahkeme. Bana göre en etkili bir ceza yöntemi olmuş ve inanıyorum ki bir çok usulsüz çalışan firmanın bu sayede gözünü korkutmuştur. Haliyle kendilerine daha bi çeki düzen vermek durumunda kalmışlardır. Bu olayın üzerinden oldukça uzun bir süre geçmiş ve mutlaka aradan geçen bunca zaman zarfında yargıtayın bu kararı bunun gibi bir çok vakada örnek teşkil etmiştir.

İşte bu tür güzel ve ümit verici haberlerde oluyor bazen , o zaman ümitsizliğe düşmenin de bir anlamı yok diye düşünüyorum. Hala insanlarımızı koruyan, sağlığımızı, yaşamımızı gerçekten önemseyen merciler, makamlar, insanlar var etrafımızda çok şükür. Elbette tüm üreticiler para uğruna haksızlık yolunda ilerlemiyor ancak aradaki üç beş uğursuz üreticileri de bilinçli olarak onların arasından ayıklamak gerekiyor. Sağlığımız kadar değerli bir şey yok, kimsenin  de onunla oynamaya hakkı yok.

Yargıtay’ın kararı ile ilgili haberin linki: Yargıtay`dan örnek karar: Kanserli gıda satanlar ilanla teşhir edilecek…

Share

PostHeaderIcon Tuzu Kaldırın Artık Sofranızdan

Hepinize merhaba. Sizlere hijyen , sağlıklı beslenme, yani bizler için en doğru olan şeyler hakkında tüm bildiklerimi anlatmak için burdaydım ancak bir önceki yazımda belirttiğim gibi “temizlik yapmalıyım, her yeri köpük köpük yapmalıyım” diye etraflıca bir bahar temizliğine girişince kendimi de bloğumu da unuttum sanırım. Ne yapayım, bu da benim hijyen takıntımdan dolayı geliyor başıma.

Gelelim sizlere bahsedeceğim bugünkü önemli meseleye. Son zamanlarda artan kanser vakaları, her gün uzak veya yakın tanıdıklarımızdan aldığımız kanser haberleri zaten canımı çok sıkmaya başlamıştı. Üstüne bir de bugün öğle saatinde ablamın bu hastalığa yakalandığı haberini alınca dünya başıma yıkıldı sanki. Uzun süren telefon sohbetlerinden, “Niye sen? Niye bizim başımıza geldi? “ sorularından sonra asıl sormamız gerekenin “- Bu hastalıktan uzak yaşamak için ne yapmalıyız?” olduğuna karar verdim. Neyse ki ablamın hastalığı çok korkunç boyutlarda değil. İnanıyorum bir an evvel eski sağlığına kavuşacağına. İşte yaşananlar böyle ciddi şeyler olunca oturup ta kaderimize razı olmak büyük delilik bence. Artık günümüzde yaşam çok zor ve hayatımız cahilliği affetmiyor. Bende bu yüzden bu lanet hastalıktan uzak durmak için neler yapmalıyız? Ne yiyip ne içmeliyiz? Onları araştırdım bütün gün internette.

Bütün öğrendiklerimi tek tek anlatacağım buradan sizlere. İlk olarak tuz mesela. Tuzun adını hep diyetlerde uzak durulması gereken adi bir beyaz olarak duyarız genelde. Ancak ciddi bir kanserojen madde olduğunu söylüyor uzmanlar. Ben bu önerileri (her ne kadar sağlıklı beslenme konusunda da takıntılı olsam da) hiç dikkate almamıştım, alamadım yani, tuz olmadan bir lezzet almıyordum yemeklerden. Misal erik. Bayılıyorum bu yeşil ekşi eriğe ki, şimdi tam mevsimi ve her yerden , her manavdan yeşil yeşil bakıyorlar bana. İşte ben bu meyveyi tuza öyle bir banarım ki her yeri bulanır tuzla, eriğin yüzü gözü görünmez tuzdan. Ama böyle severim işte. Sadece bu değil, diğer yediklerimde de ciddi miktarlarda tüketirim bu beyaz şeyi.

Maalesef bugün Erkan Topuz’un yazısında ülkemizin tuz ihtiyacını karşılayan Tuz Gölü’müzün başta etraftan gelen kanalizasyon sularıyla, kireçle zaten kirli olduğunu okudum. Yani tuz en başta mikroplarla yola çıkıyor. Bu çıkıştan sonrası tuzu yıkayıp öğüten sonra da piyasaya süren fabrikalara kalmıştır. Bu yıkama ve öğütme işleri de çok önemlidir. Steril ortamlarda işlenen, paketlenen tuzlar ölçülü kullanılırsa fazla zarar vermiyor midemize ancak az evvel dediğim gibi steril ortamlarda hazırlanması gerekiyor soframıza gelmeden önce. Bunun için sofranızda tertemiz tuz kullanmak istiyorsanız güvendiğiniz markanın, son  derece hijyenik olarak hazırlanmış olan ürünlerini kullanmanız gerekiyor.

Erkan Topuz’a göre kaya tuzunu tercih etmeliymişiz. Buna her zaman uyamıyoruz maalesef. Ama piyasada artık gerçekten güvenilir, işini ciddiyetle yapan, maddi karını değil de insan sağlığını gerçekten önemseyen firmalara ait ürünler bulabiliyoruz. Takıntılıyım demiştim hani  bir ürünü gerçekten sevdiysem ve güvendiysem ondan başkasına gözüm bakmaz artık. Geçte olsa tanıdığım ve tek kullanımlık olmalarından, hijyenik üretime sadık kalan Kotanyi’nin ürünleri mutfağımda iyice yer etmeye başladılar. Önemli olan midemize giren şeyin temizliği ve sağlıklı olması değil midir? Kullanırken İçimize sinmeli, hiçbir endişemiz olmamalı değimli?

Kotanyi’nin ürünleri arasında tuz da var. Üstelik çeşit çeşit, damak zevkinize göre farklılaştırılmış, öğütülmeye hazır, şık değirmen şişesiyle beraber sunuluyor bize. Deniz tuzu, iyotlu sofralık tuz ve benim en sevdiğim çeşidi olan otlu tuzu bile var.

Temiz olarak işlenmiş, paketlenip servis edilmiş ürünleri tüketerek elbette ki ölçülü miktarda tüketerek midemizi kanserden biraz olsun uzaklaştırmış olacağız arkadaşlar. Bu belki küçük bir ayrıntıdır ancak ülkemizde mide kanserine yakalananlar sayısına göre dünyada ikinci sıradaymışız. En büyük nedeni de bol acılı kırmızı biber, turşu gibi yiyecekleri fazlaca tükettiğimizdenmiş. Tamam, hepimiz birer gurme olmasak da ağız tadımıza düşkünüz ve yemeklerin lezzetini önemseriz ancak artık sağlığımızı lezzetin de üstünde tutmanın zamanı gelmedi mi? Hem lezzetli hem de sağlıklı yemekler yapmak tabii ki mümkün. Biz hanımlara çok iş düşüyor benden söylemesi !…

Share

PostHeaderIcon Deterjanlar Kanser Saçıyor

Bahar geldi. Bahar demek biz hanımlar için sadece ağaçların çiçek açması, yeşil çimenlerin mis kokusu, kuşların cıvıldaması demek değil maalesef. Aynı zamanda da temizlik demektir. Baharın ilk güneşini gören bir bayanın balkonunda hemen bir halı görürsünüz bu yüzden.

Kanları kaynar, suya sabuna dokunma telaşı sarar, evi mis koksun ister. İşte bende bu aralar bu psikolojideyim. Deterjan almalıyım, köpük köpük kalmalıyım, temizlemeliyim, yıkamalıyım… diye dolanıp duruyorum kendi kendime. Zaten daha önce yazılarımı okuyanlar takıntılı bir kişiliğe sahip olduğumu bilirler. Bu yönden düşünürseniz beni daha iyi anlayabilirsiniz.

Kızım bir haftadır ateşli. Çok şükür yatakta değil ancak alnı ve vücudu alev gibi yanarak geziyor evin içerisinde. Başlangıçta çocuktur işte, koşmuştur terlemiştir diye her zamanki gibi sakin halimle ilgilendim kızımla. Çünkü bademcik problemi olduğu için kızımın ayda bir böyle ayva kadar bademciklerle ateşlenmesi normal karşılanıyor artık bizim evde. Ancak ateş dört gün sonra bile devam edince hemen soluğu doktorda aldık. Keşke bademcik deseydi, yada nezle, ne bileyim işte her zamanki olağan şeyler olsaydı. Benim gibi temizliiik, temizliiik diye evin içinde naralar atan, toz bezleriyle bir bütün olan anneye : “-kızınız mikrop kapmış!”  deyiverdi doktor hanım.

Şimdi annelik psikolojisini bir yana bırakın, mikroplara ciddi savaş açan bir bayana, benim onlarla yaptığım onca mücadeleye rağmen savaşı mikropların kazandığını söylüyor bu doktor hanım, elimde değil ilk olarak onun sarı saçlarından ciddi bir tutamı elimin arasında hissetmek istedim. Şaka bir yana bu ciddi bir durum ve özellikle bahsettiğimiz 7 yaşında bir kız çocuğuysa daha da ciddi olabiliyor. Başlangıcından beri hızlı bir iştah kaybı, halsizlik, yorgunluk ve karın ağrısına yol açtı. Zaten hemen arkasından da  kızımın bademcikleri ayva kadar oldu yine.

Doğaldır biliyorum, evde de olabilir, bahçede oynarken dokunduğu maddelerden kapabilir, belki içtiği yanlış bir sudan, belki de ilkokula gittiği için okuldan kaptığı bir hastalık olabilir. Şimdi işin asıl önemli kısmı başladı benim için. Bundan sonra ne yapmalı?

Elbette hijyen. Önce hangi ortamda bulunulursa bulunsun sanırım en önemlisi ellerin temizliği. Küçük çocuklar için bu biraz zor bir durum biliyorum, evde takip etmek kolay ancak işin içinde okul olunca ve tam 6 saat boyunca tüm gün kendi başına kalıyorsa bu tabiî ki çok zor. İşte burada da devreye öğretmenler giriyor. Belki mümkün değil onca çocukla tek tek ilgilenmek ama en azından hassas bünyeye sahip öğrencilerin daha bir göz ucuyla kollanması gerekli diye düşünüyorum.

El ve vücut temizliği tamamsa evi dip köşe temizlemeye geldi sıra. Ben bu temizliğe taktım, köpürteceğim illa her yeri.  Evet temizlik güzel şey , belki o bol köpürcüklü deterjanlar mikropları öldürüyor ancak aynı zamanda da bize ciddi anlamda zararlarda veriyorlar. Önceleri bu gerçeği görmemek için çok direndim. Çamaşır suyu ile tuz ruhunu birbirine katarsam daha şiddetli temizler mantığıyla zehirlenmelerin eşiğinden çok döndüm, ama işin ciddi bir gerçeklik yanı var ki bu temizlik ürünlerin neredeyse tümü kanserojen etkiye sahip ve onları solumanız bile ciğerlerinizde ağır tahribat yapabiliyor.

Bu konudaki fikrimi  Erkan Topuz’u ciddi anlamda takip eden biri olarak kesin ve net bir şekilde söyleyebiliyorum ve maalesef bu bir gerçek. Hemen hemen tüm ev hanımlarının kullandığı deterjanlar büyük bir tehlike bizim için. Tamam çamaşırlar temiz oluyor fakat içindeki deterjan kalıntılarını soluyoruz bir yandan da. Oda spreyli sıkıyoruz, mis kokuyor her yan ancak kokusunun arkasında saklı o minik deterjanlı damlacıkları da soluyoruz maalesef.

Erkan Topuz’un deterjanlar konusunda hayat kurtarıcı bir önerisi var hanımlar. Lütfen dikkatle okuyun burasını :  Özellikle çamaşır ve bulaşık makinelerinde zeytinyağlı deterjanlar kullanmalıyız. Ellerimizi, vücudumuzu hakiki zeytinyağı veya defne yağından yapılan sabunlarla temizlemeliyiz. Halılarda , evimizdeki tüm ürünlerin temizliğinde sirkeli su kullanmalıyız. Hatta meyve ve sebzelerimizi bile hakiki zeytinyağlı sabundan geçirdikten sonra elma sirkeli sudan geçirmeliyiz. Sirkenin kokusundan hazzetmeyenler olabilir benim gibi fakat işin içinde bizim ve çocuklarımızın sağlığı söz konusu olunca akan sular duruyor elbette. Bu bilgilerden sonra yeniden temizliğe girişme zamanı geldi.

Eskiden annemler arap sabunuyla ovarlardı her yeri. Ne çamaşır suyu , ne fısfıslı deterjanlar. Yine her yer mis gibiydi, yine her yer tertemiz.. galiba bazı şeyler sadece reklamdan ibaret. Doğru hareket edip, güzel ve uzun yaşamayı kim istemez. Biraz dikkat arkadaşlar, hem kendiniz, hem sevdikleriniz, hem de çocuklarınız için lütfen biraz daha dikkatli olun, temizlik uğruna sağlığınızdan olmayın !.

Share

PostHeaderIcon Plastiklerden Lütfen Uzak Durun!

Cuma günü kızımın sınıfının veli toplantısı vardı. Hani bende kadınım ama 25 kadının bir araya geldiği bir ortamda bulunmak insana ne kadar eziyet verir anlatamam size. Arada iki adet baba vardı :) ve canlarımın çıtı çıkmadı toplantı boyunca. Öğretmen soru sormadıkça ağızlarını açmadılar ki diğer yandan , kadınların o çenelerinden zaten mümkün değil ki bir fırsat bulup fikir beyan edebilsinler  :)

Ne yalan söyleyeyim çoğu zaman ben bile bu beyler gibi gıkını çıkaramayan, “-şşeey, _şeey bi bii dakika” demeye kalmadan “_ama öğğretmenimm, pardon ama!..” diye cırlayan onlarca bayan sesi duyulunca mecburen pısmak zorunda kalanlardandım :) . Bazı annelere göre ne kadar çok sesin cırlarsa (hemde yüksek sesle) o kadar ilgili anne oluyorsunuz ki zavallı öğretmenimizin toplantı sonrasındaki hali hiçte bu tezi doğrulamıyor maalesef :(

Bu haftanın ilk konusu toplantıdan bir gün önce öğrencilerimizin birinin annesi kızının beslenmesini cam kaseye koyması ve öğrencinin beslenme saatinde o cam kaseyi elinden düşürerek kırmasıydı. Biliyorum bu çok tehlikeli bir durum, o cam parçalarının her yere sıçraması, çocukların ellerini kesme tehlikesi vs… uzun uzun yazılabilir bu tehlikeler. Sırf bu korkudan dolayı bende kızıma her zaman plastik kaplar içinde koyarım beslenmelerini.

Şimdi biliyorum hani “hijyen anne, sen sağlık konusunda hiçbir şeyden ödün vermezdin, bu sağlıksız plastikler içinde çocuğuna nasıl besinler yedirirsin?”  diyeceksiniz bana. Çok haklısınız biliyorum ancak merak etmeyin bu konu da da oldukça araştırma yapmıştım zaten. Tamam plastikler gerçekten çok zararlı maddeler ancak bu malzemelerinde belli kıstasları var. Az kanserojen yada daha az tehlikeli diyeyim, içeriği diğer plastiklere göre daha arınmış plastik malzemelerimiz de var piyasada. Bunların markalarını veremeyeceğim buradan ancak bu konuda nelere dikkat edebilirsiniz onları anlatabilirim size en azından.

Günlük yaşamımızda çok sık kullandığımız ürünlerin pek çoğu plastiktir. Belki iş yerinde sabah saatlerinde içtiğimiz bir fincan çay veya kahveyi plastik bardakta içer, bebeğimize plastik biberonda süt verir, buzdolabımızdaki ürünlerin pek çoğunu plastik saklama kaplarında muhafaza ederiz. Özellikle mutfak araç gereçleri ne güzellerdir öyle aman allahım rengarenk!..

Her renk tonunda yapılır bu illet ama kadın olunca, birazda süsümüz püsümüze ,evimize meraklıysak özellikle mutfağımız için perdemizin rengine kadar aynı renklerde tasları doldururuz evimize ki bende zamanında çok yaptım bunu. İşte bu ürünlerin özellikle sıcak malzemeyle (çay,kahve,süt gibi) temas ettiği zaman içeriğindeki kanserojen maddeyi bu sıcak yiyeceklerin içerisine saldığı tespit edildi. Hatta sıcak olmasa dahi uzun süre içerisinde yiyecek barındırılmaması, saklanmaması bile tembih ediliyor uzmanlar tarafından. Çünkü plastiğin içerisinde yüzlerce kanserojen kimyasal bulunuyor ve Özellikle plastik şişenin içine konan asitli içeceklerin (kolalı, gazlı içecekler, süt, meyve suları vb.) eritici etkisi ile bu kimyasallar plastikten koparak içindeki içecek veya yiyeceğin özüne geçebiliyorlar.

Peki ne yapmalıyız ?  Her şeyden önce cam ürünler kullanmalıyız her zaman için. Özellikle hamileler, çocuklar ve 60 yaş üzeri insanların plastik şişe ve kaptaki yiyecek ve içeceklerden uzak durmaları gerekiyor. Sokağa çocuğunuzla çıkıyorsanız, yada kendiniz için çantanızda cam şişe içerisinde suyunuzu taşıyabilirsiniz elbette. Çocuğunuzun çantasına cam malzemeler koyamazsınız tabiî ki ancak en azından kullandığınız plastik ürünü bir haftayı geçirmeden yenisiyle değiştirebilirsiniz. Ürün altında 3,6,7 numaralarını görür görmez hemen o ürünü çöpe atabilirsiniz çünkü bu numaraların dışındaki rakamlar bulunan plastiklerin diğerlerine göre daha güvenilir olduğu da belirlendi.

İşte durum böyle dostlar. “Bunca senedir o rakamlara bakan mı vardı? Şakır şakır sularımızı içer, plastiğimizi de kullanırdık” diyebilirsiniz ama dikkat ederseniz insanlarımız patır patır dökülüyor son yıllarda. Hem de birinci neden “KANSER” hastalığından dolayı. Hiç ihtimal vermediğimiz, her gün yollarda sapasağlam gördüğümüz bir yakınımızı bir sabah aniden kanserden dolayı yolcu edebiliyoruz. Yıllarca yediğimiz, içtiğimiz ürünler, kullandığımız malzemeler sinsice yer ediyor mikroplarını vücudumuza. Hissedilmeden yayılıyor her yanımıza ve pat diye bir gün karşımıza çıkıveriyor ne yazık ki. Evet ne yazık ki diyorum ancak ne mutlu ki bir yandan artık önlem alma imkanımız var. Hadi kendimizden geçtik, bari çocuklarımız bu kanser illetinden mümkün olduğu kadar uzak kalabilsinler.

Valla sizi bilmem ama ben çocuğumu tertemiz bir bedenle, tertemiz bir yaşam sürmesi için mücadeleme devam etme konusunda inanılmaz kararlıyım.

Ve onun daha birçok veli toplantılarına katılmak (bir gün bende cazgırlık yapıp diğer anneler gibi cırlıycam :) , birçok  mezuniyetlerine  şahit olmak istiyorum. Yaşam çok güzel, üçün beşin hesabını yapıp kısa yaşamaktansa, malı mülkü feda edip sevgiyle, sağlıkla yaşayın gitsin!…

Share